Oğlu Yahyâ'yı Şehid Eden Yahudi Herod, Bir Kütük İçinde Gizlenen Zekeriyyâ Aleyhisselâmı Da Kütükle Birlikte Testere İle İkiye Biçerek Şehid Etti.
İsrâiloğullarına Gönderilen Peygamberlerden. İsmi Zekeriyyâ Bin Âzan Bin Müslim Bin Sadun Olup, Soyu Süleymân Aleyhisselâma Ulaşır. Yahyâ Aleyhisselâmın Babasıdır. Mûsâ Aleyhisselâmın Getirdiği Dinin Emir Ve Yasaklarını İnsanlara Tebliğ Etti. Marangozluk Yapar Elinin Emeğiyle Geçinirdi. Kavmi Tarafından Şehit Edildi. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Zamânında Şâm Vilâyeti Batlamyüsilerin Elindeydi.
Onlar Kudüs'te Bulunan Beyt-Ül-Makdis'e Hürmet Ederlerdi. Beyt-Ül-Makdis Mâmur Olup Gece Ve Gündüz Orada İbâdet Edilirdi. Mescidde Hârûn Aleyhisselâm Neslinden Din Büyükleri Vardı. O Zamanlarda İsrâiloğulları Arasında Peygamber Yoktu. Bunlar Bir Peygamber Göndermesi İçin Gece Gündüz Allahü Teâlâya Duâ Ettiler. Allahü Teâlâ, Beyt-İ Makdis'te Tevrât Yazmayı Ve Kurban Kesmeyi İdâre Eden Zekeriyyâ Aleyhisselâmı Peygamber Olarak Vazifelendirdi. Zekeriyyâ Aleyhisselâm İnsanlara Nasihat Ederek Doğru Yola Çağırdı. İsrâil Oğullarından Onun Bildirdiklerine İnananlar Olduğu Gibi, İnanmayıp Karşı Çıkanlar Daha Çok Oldu. Zekeriyyâ Aleyhisselâm, İmrân Bin Mâsân İsminde Bir Dostunun Kızı Olan Elisa İle Evlendi.
Elisa İle Hazret-İ Meryem Kardeş Olup Babaları İmran İdi. Hazret-İ Meryem'in Annesi Olan Hunne; ''Cenâb-I Hak Bana Bir Oğul İhsân Ederse Beyt-Ül-Makdis'e Hizmetçi Yapacağım.'' Diye Adakta Bulundu. Kızı Oldu. Adını Meryem Koydu. Hazret-İ Meryem Doğmadan Önce Babası İmrân Vefât Etti. Hunne Kızı Meryem'i Teslim Etmek Üzere Beyt-Ül-Makdis'e Götürdü. Orada Bulunan Âlimlere Niyetini Anlatıp Nezrinin Kabûlünü Ricâ Etti. Meryem, Beyt-İ Makdis'e Kabul Edildi. Fakat Meryem'in Kimin Himâyesinde Kalacağı Husûsunda Beyt-İ Makdis Hizmetçileri Olan Âlimler Arasında Anlaşmazlık Oldu. Zekeriyyâ Aleyhisselâm; ''Çocuğu Himâyeme Ben Alacağım. Akrâbalık Yönünden Çocuğa En Yakın Benim.'' Dedi. Diğer Âlimler De Çocuğu Himâyelerine Almak İstediler.
Çekilen Kur'a Neticesinde Hazret-İ Meryem'in Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Himâyesinde Kalması Kararlaştırıldı. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Hazret-İ Meryem İçin Beyt-İ Makdis'te Yüksek Bir Oda Yaptırdı. Hazret-İ Meryem Bu Odada Hem Allahü Teâlâya İbâdet Etti, Hem De Zekeriyyâ Aleyhisselâmdan Tevrât Okudu. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Ona Her Gün Yiyecek Getirir, İbâdetten Bir Şey Öğretirdi. Bir Kış Günü Odasına Girdiğinde Önünde Dünyâ Yiyeceklerine Benzemeyen Türlü Türlü Nimetler Gördü. Nereden Geldiğini Sorduğunda; ''Allahü Teâlâ Tarafından Geliyor.'' Diye Cevap Verdi. Bu Yiyecekler Allahü Teâlânın Kudretinden Hazret-İ Meryem' E Verdiği Bir Kerâmetti. Yahyâ Aleyhisselâmdan Altı Ay Sonra İsâ Aleyhisselâm Dünyâya Geldi. İsrâiloğulları İsâ Aleyhisselâm Beşikteyken Allahü Teâlânın Kudretiyle Konuşmasına Rağmen, Onun Babasız Dünyâya Gelmesiyle İlgili Olarak Zekeriyyâ Aleyhisselâma İftirâ Ettiler. Zekeriyyâ Aleyhisselâmı Şehit Etmek Üzere Aramaya Başladılar. Yahûdilerin İftirâlarını Ve Kendisini Öldürmek İstediklerini Haber Alan Zekeriyyâ Aleyhisselâm ''Takat Getirilemeyen Şeyden Uzaklaşmak, Peygamberlerin Sünnetidir.'' Yahûdilerin, Onu Yakalamak İçin Peşine Düştüler. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Beyt-Ül-Makdis Yakınlarında Ağaçlı Bir Bahçeye Girdi. Bir Ağacın Yanından Geçerken Ağaç: ''Ey Allah'ın Peygamberi! Bana Gel'' Diye Seslendi. Ağaç Yarıldı Ve Zekeriyyâ Aleyhisselâm İçine Girdi. Sonra Kapandı Ve Onu Gizledi. İsrâiloğulları Zekeriyyâ Aleyhisselâmın İzini Tâkip Edip Nereye Gittiğini Anlayamadılar.
O Sırada Mel'ûn İblis (Şeytan) Gelerek Onlara; ''Bu Ağacı Bıçkı İle Kesin, Burada İse Meydana Çıkar. Yoksa Ne Kayb Edersiniz.'' Dedi. Kâfirler O Ağacı Biçerek Zekeriyyâ Aleyhisselâmı Şehit Ettiler. Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Türbesi Halep'tedir.
İsrâiloğullarına Gönderilen Peygamberlerden. Zekeriyyâ Aleyhis Selâmın Oğludur. Annesinin İsmi Elisa Olup, İmran'ın Kızıydı. Hıristiyanlar Elizabeth Diyorlar. Dâvûd Aleyhisselâmın Neslinden Olup, Hazret-İ Meryem'in Teyzesinin Oğludur. Allahü Teâlâ, Onu Babası Zekeriyya Aleyhisselâmın Duâsı Üzerine İhsân Etti. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Doksan Dokuz Veya Yüz Yirmi Yaşına Geldiği Hâlde Neslini Devam Ettirecek Bir Evladı Yoktu. Hanımı Da Doksan Sekiz Yaşındaydı. Gerek Kendisinin, Gerekse Hanımının Çocuk Sâhibi Olma Yaşları Geçmişti.
Fakat İçine Evlât Sevgisi Düşüp Kendisine Sâlih Bir Evlâd İhsân Etmesi İçin Allahü Teâlâya Duâ Etti. Allahü Teâlâ Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Duâsını Kabul Etti. Zekeriyyâ Aleyhisselâm Odasında Namaz Kıldığı Sırada Cebrâil Aleyhisselâm Ona Şöyle Nidâ Etti: ''Yâ Zekeriyyâ Muhakkak Allahü Teâlâ Sana Kendinden Gelen Bir Kelimeyi (İsâ Aleyhisselâmı) Tasdik Edici Ve Kereminin Seyyidi Ve Nefsine Hâkim Sâlihlerden Bir Peygamber Olmak Üzere Yahyâ'yı Müjdeliyor.'' Ve Belirli Müddetten Sonra Yahyâ Aleyhisselam Doğdu.
Rivâyete Göre Yahyâ Aleyhisselâmın Doğumu İle İsâ Aleyhisselâmın Doğumu Aynı Seneye Rastlamaktadır. Küçük Yaşta Tevrât'ı Okumaya Ve Hükümlerini Anlamaya Başladı. Zâten Allahü Teâlâ Tarafından Ona Küçük Yaşından İtibâren Hikmet İhsân Edildiği, Tevrât'ı Okuyup Hükümlerini Anlama Kâbiliyeti Verildiği Bildirilmiştir.
Tevrât'ı Ve Hükümlerini Küçük Yaşta Öğrenmiş Olan Yahyâ Aleyhisselâm Bâzen Beyt-Ül Makdis'te (Mescid-İ Aksâ) Bâzen De Tenhâ Ve Issız Yerlerde Allahü Teâlâya İbâdet Ve Tâatla Meşgul Olurdu. Öğrendiklerini İsrâiloğullarına Anlatır, Onları Allahü Teâlânın Emirlerini Yapmaya, Yasaklarından Kaçınmaya Dâvet Ederdi.
Yahyâ Aleyhisselâm Rüşd (Olgunluk) Çağına Ulaştığı Zaman, Kendisine Allahü Teâlâ Tarafından Peygamberlik Emri Bildirildi. İlk Önce Mûsâ Aleyhisselâmın Bildirdiği Dinin Esaslarına Uyması Ve Tevrât'ın Hükümlerini İnsanlara Tebliğ Etmesi Emredildi. İsâ Aleyhisselâma İncil Nâzil Olup, Tevrât'ın Hükmü Kaldırılınca İsrâiloğularını İncil'in Emir Ve Yasaklarına Uymaya Çağırdı. Daha Sonra Şam'a Giderek İnsanları Hak Dine Dâvet Etti. Yahyâ Aleyhisselâmın Dâvetini Kabul Edenler Olduğu Gibi, Türlü Bahânelerle Ona Karşı Çıkanlar Da Oldu. Peygamberlerin Mûcizelerini Gördükleri Hâlde Onlara İnanmayıp, Karşı Çıkan Ve Birçok Peygamberleri Şehit Eden İsrâiloğulları İsâ Aleyhisselâma Karşı Çıkıp Onu Şehit Etmek İstediler.
Allahü Teâlâ İsâ Aleyhisselâmı Göğe Kaldırdıktan Sonra Yahyâ Aleyhisselâm İncil'in Hükümlerini İnsanlara Anlatmaya Devâm Etti. Zâlim Yahûdi Hükümdârı Herod'un Torunu Birinci Herod, Hazret-İ Yahyâ'ya İyi Muâmelede Bulunurdu. Kendi Kardeşinin Kızı Vardı. Yahûdi Hükümdârı Birinci Herod Bu Kızla Evlenmeyi Ve Nikâhlarını Yahyâ Aleyhisselâmın Yapmasını İstedi. Yahyâ Aleyhisselâm Böyle Bir Evliliğin Hazret-İ İsâ'nın Tebliğ Ettiği İncil Kitabında Yasaklandığını Ve Böyle Bir Nikâhın İmkânsız Olduğunu Bildirdi. Bu Duruma İçerleyen Kızın Annesi, Yahyâ Aleyhisselâmın Öldürülmesini İstedi.
Yahyâ Aleyhisselâma Karşı İyi Niyet Sâhibi Olan Birinci Herod Da Kadının Ve Kralla Evlenmek İsteyen Kızının İsrârı Üzerine Yahyâ Aleyhisselâmın Yakalanıp Getirilmesini Adamlarına Emretti. Herod'un Adamları Yahyâ Aleyhisselâmı Yakalayıp Getirdiler. Herod Kendisi Başını Kesmek Sûretiyle Şehit Etti. Kesilmiş Olmasına Rağmen Yahyâ Aleyhisselâmın Başı Mûcize Olarak: ''Bu Kızı Almak Sana Helâl Değildir.'' Diye Defâlarca Söyledi. Allahü Teâlâ Yahyâ Aleyhisselâmın İntikâmını Almak İçin Onların Başına Bâzı Musibetler Gönderdi. Bâzı Rivâyetlerde Herod Ve Evlenmek İstediği Kızı, Kârûn Gibi Yerin Yuttuğu Bildirilmektedir.
Yahyâ Aleyhisselâm Şehit Edildiği Zaman Otuz Dört Yaşlarında Bulunuyordu. Yahyâ Aleyhisselâmın Mübârek Bedeninin Parçaları, Başka Başka Şehirlerdedir. Başı İse Şama'daki Ümeyye Câmiindeki Türbededir.
Hz. Peygamber'e İlk İman Edenlerden Biri Ve Sonradan Ona Müezzin Olan Sahabî. İslâm Tarihinde Unutulmaz Yeri Olan Bilâl-Î Habeşî, Aslen Habeşlidir. Anasının Adı Hamâme, Babasının Adı Rebah, Künyesi Abdullah'tır. Bilâl, İslâm'ın İlk Tebliğ Yıllarında Ümeyye B. Halef'in Kölesiydi. İslâm'ın Ortaya Çıktığı Yıllarda Bir Çok Kimse, Soy Ve Soplarının Yüksekliğine, Şirk Toplumu İçindeki Nüfuzlarına Bakarak Kavim Ve Kabîle Taassubuna Düşmüş, İslâm'a Cephe Almış Ve Sapıklıkta Kalmışlardı. Bilâl B. Rebah Gibi Kimseler De Zayıf Ve Acizliklerine Rağmen Hak Davete Uyup Şirkten Kurtulmuşlardı. İşte Bilâl B. Rebah (R.A.) İslâm Davetine İlk İcabet Edenlerden Biriydi.
Ümeyye B. Halef, Kölesi Bilâl'in Müslüman Olduğunu Anladıktan Sonra, Onu İslâm'dan Çevirmek İçin Yapmadığı Eziyet Ve İşkence Kalmamıştı. Ümeyye, Öğlen Vakti Güneşinin Bir Yanardağ Kesildiği Anda, Bilâl'i Alır, Kızgın Kumların Üzerine Yatırır, Sırtına Kocaman Bir Taş Koyar Ve Şöyle Derdi: "Muhammed'e Küfret; Lat Ve Uzza'ya İman Et. Yoksa Onlara İman Edinceye Kadar Böylece Kalacaksın." Bilâl'in Kızgın Kumlar Üzerinde Sırtı Yanar, Göğsü Yanar, Nefesi Tıkanır, Bu Müthiş İşkence Altında Saatlerce Kıvranırdı. Fakat Dudaklarında Daima Şu Sözler Dökülürdü: "Allahu Ahad, Allahu Ahad", Onun Bu Durumu, Müşrikleri Bile Hayrete Düşürürdü.
O, Geçim İçin, Makam Ve Mevki İçin Başka İlâhlara Sığınmazdı. O Biliyordu Ki Hüküm Allah'a Aittir, Rızık Allah'a Aittir. Öldürmek Ve Yaşatmak Allah'ın Elindedir. Geçici Dünyanın Çıkarları İçin Put Ve Tağutları Tasdik Etmek Ve Bu Arada İmandan Bir Cüz De Allah'a Ayırmak İman İçin Yeterli Değildir. Hz. Ömer Şöyle Der: "Efendimiz Ebu Bekir, Yine Efendimiz Bilâl'i Azad Etti. " Hz. Bilal Ashab İle Birlikte Medine'ye Hicret Etti. Orada Sa'd B. Hayseme'ye Misafir Oldu. Ensar İle Muhacirler Arasında Kardeşlik Oluşturulunca Bilâl'e De Abdullah B. Abdurrahman El-Has'amî Kardeş İlân Edildiler. Bu Kardeşlik Köklü Bir Şekilde Sürüp Gitti. Öyle Ki Bilâl, Hz. Ömer Devrinde Şam'da Bulunduğu Sırada Maaş Olarak Divandan Ona Ayrılan Hissesinden Kardeşine De Bir Hisse Veriyordu
.
Bilâl, Resulullah (S.A.S.)'In Müezzini Olarak Tanınmaktadır. Ve Sık Sıkezanı Bilâl'e Okuttururdu. Hatta Sabah Ezanındaki " " (Namaz Uykudan Hayırlıdır) İbaresini Bilâl Ezana Eklemiş Resulullah "Bilâl, Bu Ne Güzel Söz!" Diye Onu Tasvip Etmişti. Hz. Bilâl, Resulullah'ın Bütün Gazalarına Katıldı. Resul-U Ekrem'in Vefatı Üzerine, Ona Karşı Büyük Bir Sevgi Duyan Hz. Bilâl, Medine'de Kalmaya Dayanamayıp, Ayrılmak Zorunda Kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e Yanında Kalması İçin Israr Ettiği Halde, Hz. Bilâl Ona Şöyle Demişti: "Eğer Sen Beni Allah İçin Azat Ettinse Bırak İstediğim Yere Gideyim; Yok Kendi Nefsin İçin Azat Ettinse Beni Yanında Alıkoy!" Bunun Üzerine Hz. Ebû Bekir Şöyle Demişti: "İstediğin Yere Git!..." Resulullah'ın Vefatından Sonra Cihadı, Ezana Tercih Eden Hz. Bilâl, Şam'a Gitti Ve Hz. Ebû Bekir Devrinde Suriye'de Meydana Gelen Gazalara Katıldı. Hz. Ömer İle Birlikte Kudüs'e Girmişti.
Hz. Ömer, Burada, Resulullah'ın Vefatından Beri Ezan Okumayan Bilâl'den Ezan Okumasını Rica Etmiş, Hz. Bilâl De Halifenin Israrına Dayanamayarak Ezan Okumuştu. Bilâl Tevhîd'in Bu Üstün Yanı Olan Ezanı Okumaya Başlar Başlamaz, Hz. Ömer Ve Diğer Ashab Resulullah (S.A.S.) Dönemini Hatırlayarak, Gözlerinin Önüne, Geçmiş Günleri Getirip Hüngür Hüngür Ağlamaya Başladılar. Bilâl'in Ezanını Dinleyenlerin Hepsi, Kendilerinden Geçmişlerdi.
Hz. Peygamber (S.A.S.)'İn İrtihâlinden Sonra Suriye'ye Giden Bilâl, "Havlan" Kasabasına Yerleşti. O Burada Huzur İçinde Yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye'de Bir Müddet Kaldıktan Sonra Bir Gece Rüyasında Hz. Peygamber (S.A.S.)'İ Gördü. Resulullah Ona, Şöyle Demişti: "Beni Ziyaret Etmeyecek Misin?" Hz. Bilâl, Uyanır Uyanmaz, Hazırlığını Tamamlayıp Medine Yolunu Tuttu. Medine'ye Gece Ulaştı. Oraya Varınca Ravza-İ Mutahhara'ya Yüzünü Sürerek, Burada Resul-U Ekrem'le Birlikte Geçirdiği Günlerin Hatırasını Düşünerek Ağladı. Bu Sırada Hz. Hasan İle Hz. Hüseyin Bilâl'i Görmüş, Fecir Vaktinde Ondan Ezan Okumasını Rica Etmişlerdi. Bilâl, (R.A.) Onların Arzusunu Yerine Getirerek, Peygamber Mescid'inde Ezan Okumuştu.
Bilâl'in Sesini Duyan Medineliler, İsrafil Suruyla Uyandırılmış Gibi Yerlerinden Fırlamış Ve Ezanı Dinlemeye Başlamışlardı. Birinci Şehadetten Sonra Resulullah'ın Risâletini İkrar Eden Şehadet Tekrar Okunurken, Hz. Peygamber'in Kabrinden Kalktığını Tasavvur Ederek Evlerinden Dışarı Fırlamışlardı. Bu Sabah, Bütün Medine'ye, Risalet Devrini Bütün Canlılığı İle Yaşatan, Herkesin Hislerini Coşturan, Bütün Müslümanların Resul-U Ekrem'e Karşı Duydukları Sevgiyi Canlandıran Bilâl'in Sesi İdi. Hz. Bilâl, Uzun Boylu, Zayıf, İnce Ve Koyu Esmerdi. Ömrünün Sonlarına Doğru Saçlarının Çoğu Beyazlaşmıştı. Hz. Bilâl, Hicretin Yirminci Yılında Altmış Yaşlarında İken Vefat Etti. Dımaşk'ın Bâbü's-Sağîr Tarafına Defnolundu.
Hz. Peygamber'in Amcası Ebû Tâlib'in Oğlu. Ebû Tâlib'in Tâlib, Akîl, Câ'fer Ve En Küçükleri Hz. Ali Olmak Üzere Dört Oğlu Vardı. Hz. Câfer, Rasûlullah (S.A.S) Daha Erkam'ın Evine Girip İslâm'ı Yaymaya Başlamadan Önce Müslüman Olmuş; İkinci Hicret Kâfilesine Katılarak Hanımı Esma Binti Üveys İle Birlikte Habeşistan'a Hicret Etmişti. Habeş Muhacirlerinin Sayısı Sekseniki Erkek Ve On Kadına Ulaştı. Daha Sonra Bunlardan Otuzdokuz Kadarı, Bazı Kureyş Büyüklerinin İslâm'a Girdiği Haberi Üzerine Mekke'ye Geri Döndü. Fakat Bu Haberin Asılsızlığı Ortaya Çıkınca, Bazıları Gizlice Bazıları Da Mekkeli Müşrik Akrabalarının Himayesi Altında, Mekke'ye Girebildiler.
Kureyş Müşrikleri, Muhacirleri Habeşistan'dan Geri Çevirmek Üzere Abdullah B. Ebi Rabîa İle Amr B. El-Âs'ı Değerli Hediyelerle Habeşistan'a Gönderdiler. Elçiler Habeş Necâşîsi Nezdinde Müslümanları Kötüleyince, Câ'fer B. Ebi Talib Müslümanların Temsilcisi Olarak Konuştu Ve Müşriklere Üç Soru Sorulmasını İstedi:
1) Biz Kureyş'in Köleleri Miyiz?
2) Mekke'de Bir Cinayet Mi İşledik Ki, Zorla İade Edilmemizi İstiyorlar?
3) Mekke'de Mal Gasbettik De, Üzerimizde Başkalarının Hakları Mı Vardır?
Kureyş Elçileri Bütün Bu Sorulara Olumsuz Cevap Verdiler. Ancak, Puta Tapmayı Bırakıp İslâm Dinine Girmelerinin Suç Olduğunu Bildirdiler. Bunun Üzerine Necaşî, Câ'fer'e İslâm Dini İle İlgili Sorular Sordu. Hz. Câ'fer, İslâm'ın Getirdiği İman, Ahlâk Ve Fazilet Esaslarından Söz Etti. Necaşî'nin İsteği Üzerine Meryem Suresi'nin* Baş Tarafından Okumaya Başladı.
Ankebut* Ve Rûm* Surelerini De Okudu. Bu Sırada Necaşî'nin Gözlerinden Yaşlar Akıyordu. İstek Devam Edince, Hz Câfer Kehf* Sûresini Okudu. Necaşî, Kendisini Tutamayarak "Vallahi, Bu Aynı Kandilden Fışkıran Bir Nûrdur Ki, Mûsa Da, İsa Da Aynı Mesajla Gelmiştir." Dedi. Hz. Muhammed'in Bir Peygamber Olduğuna Kanaat Getirdi. Bunu Açıkladı Ve Müslümanları Himaye Etti. Câ'fer B. Ebi Tâlib Ve Arkadaşları Hicretin Yedinci Yılında Habeşistan'dan Medine'ye Döndüler. Bu Sırada Hz. Peygamber Hayber Gazvesinde Bulunuyordu. Hayber Ganimetlerinden Habeşistan'dan Gelenlere De Pay Verildi.
Hz. Câ'fer, Hicret'in Sekizinci Yılında Vuku Bulan Mute Gazvesine Katıldı Ve Orada Şehit Düştü. Mûte, Şam'a Yakın Bir Köy Olup, Halkı Gassanîlerden Ve Rumlar'dan Oluşuyordu. Hz. Peygamber, Hâris B. Umeyr'i Şam'a, Gassânî Hükümdarına Elçi Olarak Göndermişti. Mûte'den Geçerken, Vali Şurahbil B. Amr Tarafından Yakalandı Ve Hz. Muhammed'in Elçisi Olduğu Anlaşılınca Da Şehit Edildi. Hz. Peygamber Olaya Çok Üzüldü. Düşmana Karşı Bir Ordu Hazırlanmasını İstedi. Üç Bin Kişilik Bir Ordu Hazırlandı.
Allah Rasûlü Öğle Namazından Sonra, Orduya Zeyd B. Hârise'yi Komutan Tayin Ettiğini O Şehit Olursa Yerine Câ'fer B. Ebi Tâlib'in, O Da Şehit Olursa Yerine Abdullah B. Revâha'nın Geçmesini Bildirdi. (İbn Sa'd, Tabakât, Iı, 128; İbn İshak, Es-Sîre, Iv, 15) Düşman Hristiyan Arap Ve Rumlardan Oluşan Büyük Bir Ordu Toplamıştı. Ebû Hüreyre Şöyle Der: "Mute Savaşında Ben De Bulundum. Müşrikleri Gördüğümüz Zaman Onların Sayı, Silâh, At, Atlas, İpek, Altın Vb. Bakımından Bizimle Karşılaş tırılamayacak, Karşılarında Durulamıyacak Derecede Olduklarını Gördük. Gözüm Kamaştı. Çarpışma Başlayınca, Baş Kumandan Zeyd B. Hârise, Hz. Peygamber'in Sancağını Elinde Tutarak İlerledi. Vücudu Rumlar'ın Mızraklarıyla Delik Deşik Oluncaya Kadar Çarpıştı Ve Sonunda Şehit Oldu."
Zeyd B. Hârise Şehit Düşünce, Câ'fer B. Ebi Talib Sancağı Aldı. Zırhını Giyerek Atına Bindi.
Düşmanın Ortalarına Kadar İlerledi. Kurtulamayacağını Anlayınca, Önce Attan İnerek, Atını Düşmanın Yararlanamaması İçin Saf Dışı Etti. O Düşmanla Çarpışırken, "Cennet De, Ona Yaklaşmak Da Ne Güzeldir. Onun Şerbetleri Tatlı Ve Soğuktur" Diye Mırıldanıyordu. Bu Sırada Düşman Tarafından Vurulup, Bir Eli Kesildi. Sancağı Diğer Eline Aldı. O Da Vurulup Kesilince, Sancağı Koltuğunun Altına Kıstırdı. Aldığı Yaralarla Yere Düştü Ve Şehit Oldu."
Abdullah B. Ömer Der Ki: "Câ'fer B. Ebi Tâlib'i Şehitler Arasında Aradık. Bedeninde Doksandan Fazla Mızrak, Ok Ve Kılıç Yarası Bulduk." (İbn Sa'd Tabakât, Iv, 38; Buhârî, Sahih, V, 87) Hz. Cafer'in İki Kolunun Da Kesilmesi Üzerine, Şehadetinden Sonra Rasûlullah Ona Cennet'te İki Kanat Takıldığını Haber Vererek Şöyle Buyurmuştur: "Câfer'i, Cennet'te Meleklerle Birlikte Uçarken Gördüm." (Tirmizî, Menâkıb, 69) Bundan Sonra, Kuş Gibi Kanatlanıp Cennet'te Uçtuğu Hadisle Sabit Olan Câ'fer'e "Çok Uçan Câfer" Anlamında "Câfer-İ Tayyâr" Lâkabı Verilmiştir.
Rasûlullah (S.A.S)'İn, Kur'ân, Fıkıh Ve Hadis İlimlerinde Önde Gelen Ashâbından Biri. Asıl Adı Uveymir'dir. Hazrec Kabilesine Mensuptur. Hicrî İkinci Yılda Müslüman Oldu. Vâkıdî'nin Naklettiğine Göre, Ebû'd-Derdâ Ailesi İçinde En Son Müslüman Olandır.
Onun Örtüyle Örttüğü Bir Putu Vardı. Kendisini İslâm'a Dâvet Eden Dostu İbn Revâha Bir Gün Putunu O Evde Yokken Parçaladı Ve Gitti. Ebû'd-Derdâ Eve Gelince Önce Çok Kızmış, Sonra Şöyle Demiştir: "Eğer Putta Bir Hüner Olsaydı, Kendini Koruyabilecekti. " Ve Sonra Peygamber Efendimize Giderek Müslüman Oldu. Ebû'd-Derdâ Önceleri Ticaretle Uğraşırken Müslüman Olduktan Sonra Kendini Tamamen Zühd Ve İbâdete Vermiştir. Şam Fakihi Diye Meşhurdur. Kendisi Bunu Anlatırken Şöyle Der: "Peygamber Efendimiz Risâletle Geldikten Sonra Hem Ticaret, Hem İbadet Yapmak İstedim. Fakat İkisinin Bir Arada Olamayacağını Anlayınca, Ticareti Bırakıp İbadete Yöneldim."
İslâm'a Girişinden Önce Meydana Gelen Bedir Gazasında Bulunmayan Ebû'd-Derdâ, Uhud'da Büyük Fedakârlık Ve Şecâat Gösterdi. Bu Gazadan Sonra Rasûlullah (S.A.S.)'İn Bütün Gazalarında Bulundu. Ebû'd-Derdâ'nın Kardeşliği Selmân-I Fârisî'dir.
Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah'ın Vefâtından Sonra Hz. Ömer'in Ona Israrla Bir Görev Vermek İstemesine Rağmen O "Bana Müsaade Et, Gidip Halka Rasûlullah'ın Sünnetini Öğreteyim, Onlara Namaz Kıldırayım" Demiş, Hz. Ömer De Ona Müsaade Etmişti. Hz. Ömer Daha Sonraları Şam'ı Ziyaretinde Şam Valisi Yezid B. Ebî Süfyân, Amr B. El-As, Ebû Musa El-Eş'ari'yi Teftiş Ettiğinde Bu Zatların Kapılarının Kilitli Olduğunu, Odalarının İpekle Kaplı Bulunduğunu, Huzurlarına Girenlerin Kim Olduklarını Sorduklarını, Müreffeh Yaşadıklarını Görmüş; Ebû'd-Derdâ'ya Gittiğinde İse Onun Kapısında Kilit Bulunmadığı, Odasında Işık Olmadığı, Elbisesi Hafif, Soğuktan Muzdarip, Gelenin Selâmını Alan, Kim Olduğunu Sormadan İçeri Kabul Eden, Altında Bir Keçe Parçası Bulunan Bir Durumda Görmüştü. Hz. Ömer, Ebû'd-Derdâ'ya, "Ben Seni Medine'de Hoş Tutmadım Mı?" Deyince O, Rasûlullah'tan Duyduğu Şu Hadisi Hatırlatmıştır: "Sizin Dünyadan Metâmız Bir Yolcunun Azığı Kadar Olsun ". Kendisine Misafirliğe Gelen Arkadaşları, Yatak Yerine Yerde Yatıp Da Şikâyet Ettiklerinde Şöyle Demiştir: "Bizim Bir Başka Evimiz Var Ki, Hepimiz Orada Toplanacağız"
Hz. Ömer, Bedir'de Bulunmamasına Rağmen (Çünkü O Sırada Müslüman Olmamıştı) Ebû'd-Derdâ'ya Da Bedir Gazası Tahsisatı Bağlamıştır. Hz. Osman -Veya Ömer- Zamanında Ebû'd-Derdâ Şam Kadılığına Getirilmiş Ve Hicretin 32. Yılında Vefât Etmiştir. Bütün Ömrünü Takvâ İçinde Geçiren Ebû'd-Derdâ'nın Güzel Yüzlü, Esmer, Sakalını Boyayan, Başına Takke Geçirip Üzerine Sarık Saran Bir Zat Olduğu Zikredilmiştir. Ebû'd-Derdâ Fıkıh Ve Hadis İlimlerinde İleri Gelenlerden İdi. Rasûlullah'tan Bütün Öğrendiklerini, Bütün Duyduklarını, Anladıklarını Müslümanlara Öğretmeye Çalışmıştır. Kur'ân-I Kerîm'i Ezberlemiş Ve Mescidde Her Gün Kur'ân Dersi Vermiştir. Şam'da Yüzlerce Hâfız Yetiştirmiştir. Zevcesi Ümmü'd-Derdâ Es-Suğrâ, Kur'ân Kırâatinde Sözü Geçen Tâbiîndendir. Ebû'd-Derda'nın, Tefsir İlminin Gelişmesinde De Emeği Vardır. Rasûlullah'a Bir Gün, "Onlar Ki, İman Ettiler Ve Takvâ Üzere Bulundular; Onlara Bu Dünya Hayatında Müjde Vardır'' (Yunus, 10/64) Âyet-İ Kerimesindeki "Büşrâ''dan, Yani "Müjde"Den Maksat Nedir? Diye Sormuş, Rasûlullah Da, "Bundan Murad Sâlih Rüyadır" Buyurmuştur.
Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah (S.A.S)'Den Birçok Hadis Rivâyet Etmiştir. Ondan Hadis Öğrenenler Arasında Enes B. Mâlik, Abdullah B. Ömer, Abdullah B. Abbâs, Ümmi'd-Derdâ... Gibi Râviler Bulunmaktadır. Tâbiin'in Meşhur Zatlarından Saîd B. El-Müseyyeb, Alkame, Kays, Cübeyr B. Nadir, Zeyd B. Vehb, Muhammed B. Sırın Vb. Onun Talebeleridir. Ebû'd-Derdâ Yetmiş Dokuz Kadar Hadis Rivâyet Etmiştir. Bunlardan En Önemlileri Şöyledir: ''Bir İnsan İlim Kazanmak İçin Bir Yola Girerse, Cenâb-I Hak Ona Cennete Doğru Bir Yol Açar. Melekler İlim Peşinde Koşanlardan Hoşnut Oldukları İçin Kanatlarını Onun Altına Gererler. İlim Sahipleri İçin Yerdekiler Ve Göktekiler Mağfiret Niyaz Ederler... Peygamberlerin Vârisleri Âlimlerdir"
Bir Gün Rasûlullah Cuma Hutbesinde Âyet Okurken, Ebû'd-Derdâ Yanında Bulunan Ubey B. Kâ'b'a, "Bu Ayet Ne Zaman Nâzil Oldu?" Diye Sormuş. Übey Cevap Vermemiş; Hutbe Bittikten Sonra, "Cuma'nı Şu Boş Sözünle İptal Ettin" Demiştir. Ebû'd-Derdâ, Hz. Peygamber'e Giderek Onun Bu Sözünü Aktardığında Rasûlullah (S.A.S) Şöyle Demiştir: "Übey Doğru Söyledi. İmam Hutbede Konuşurken Sözünü Bitirinceye Kadar Sus Ve Onu Dinle"
"Rasûl-İ Ekrem Her Hadis Söyledikçe Tebessüm Ederdi."
"Kıyâmet Günü İnsanın Mizânında En Ağır Basan Şey İyi Ahlâktır, Yani Güzel Huydur."
"Size Namazdan, Oruçtan, Sadakadan, Faziletçe Bir Derece Yüksek Birşey Söyleyeyim Mi? İnsanların Arasını Barıştırmak."
Ebû'd-Derdâ Fıkıhta Reyine Başvurulan Bir Fakihti. Şam'da Bulunduğu Sırada Kûfe'den Ve Başka Yerlerden Gelenler Onun Görüşlerine Başvururlardı. Zikir Konusunda Da Hadisler Rivâyet Etmiştir: "Her Namazdan Sonra Otuz Üç Defa Tesbih, Otuz Üç Defa Tahmid, Otuz Üç Defa Tekbir Getir" , "Ezansız-Namazsız Köylerde Oturma; Böyle Bir Köyde Oturmaktansa Şehirde Kal".
Rasûlullah (S.A.S.)'İn Ashâbı Arasındaki Karşılıklı Saygı Ve Yardımlaşmayı İslâm Ümmeti İçin Bir Örnek Olarak İfade Eden Bir Hadisi Ebû'd-Derdâ Zikretmiştir. Bu Hadiste Hz. Ebû Bekir İle Hz. Ömer Arasındaki Bir Münâkaşada Ömer'e Haksızlık Eden Ebû Bekir'in Sonradan Pişman Olarak Ömer'e Gittiği; Ancak Ömer'in Onu Affetmediği Ve Ebû Bekir'in Rasûlullah'ın Huzuruna Çıktığı; Arkasından Da Ömer'in Huzura Girdiği; Bu Esnada Rasûlullah'ın Ebû Bekir'i Dinledikten Sonra Ömer'e Dönüp İtab Etmesinden Korkan Ebû Bekir'in, Münâkaşada Kendisinin İleri Gittiğini Öne Sürmesi Üzerine Rasûlullah Şöyle Buyurmuştur: "Allah Beni Size Peygamber Göndermişti. Bunu Size Tebliğ Ettiğimde Hepiniz Beni Yalanlamıştınız Da Ebû Bekir İnanmış, Uğrumda Canını, Malını, Fedâ Etmişti. Şimdi Ashâbım, Siz Dostumu Bu Nisbetiyle Ve Bu Husûsiyetiyle Bana Bırakırsınız Değil Mi?" Ebû'd-Derdâ O Günden Sonra Hiç Kimsenin Ebû Bekir'i İncitmediğini Nakletmektedir.
Ebû'd-Derdâ Hastalandığı Bir Sırada Arkadaşları Yanına Gelerek "Ey Ebû'd-Derdâ, Nerenden Şikayetçisin?" Demişler; Ebû'd-Derdâ, "Günahlarımdan" Diye Cevap Vermiş; "Canın Birşey İstemiyor Mu?" Sorusuna, "Canım Cennet İstiyor" Demiş; "Sana Bakmak İçin Bir Hekim Çağırmayalım Mı?" Diyen Arkadaşlarına Şöyle Demiştir: "Esasında Beni Yatağa Düşüren Hekimdir". Hizâm B. Hakım, Ebû'd-Derdâ'nın Şöyle Dediğini Nakleder: "Eğer Öldükten Sonra Neler Göreceğinizi Bilseydiniz, İştahla Ne Bir Yemek Yiyebilir, Ne Bir Şey İçebilir Ve Ne De Gölgelenmek İçin Bir Eve Girebilirdiniz. Hep Avlularda Oturup Göğsünüze Vurur Ve Hâliniz İçin Ağlardınız. Vallahi İsterdim Ki Ben Kesilen Ve Meyvesi Yenen Bir Ağaç Olaydım"
"Bir Saatlik Düşünce Ve Tefekkür Bir Gece Sabaha Kadar İbâdet Etmekten İyidir" (Et-Tabakat VII, 392) Diyen Ebû'd-Derdâ Sevinç Ve Bollukta Allah'ı Unutmaz; İnsanlara, Konuşmayı Nasıl Öğreniyorlarsa, Konuşma mayı Da Öyle Öğrenmelerini, Gereken Yerlerde Susmanın Büyük Bir İlim Olduğunu, İnsanların Cennete Veya Cehenneme Dillerinin Söylediklerinden Götürüldük lerini Öğütlerdi.
Ebû Nuaym'dan Heysemî'nin Sâbit El-Bünânı'den Naklettiğine Göre, Ebû'd-Derdâ Selmân El-Farisi'ye Leysoğulları Kabilesinden Bir Kız İstemek Üzere Gitmiş, Selmân'ın Üstünlüğünü Anlatmıştı. Kızın Babası, Kızını Selmân'a Veremeyeceğini, Fakat Ebu'd-Derdâ İsterse Ona Vereceğini Söyleyince, Ebû'd-Derdâ O Kızla Evlenmiştir. Daha Sonra Bunu Selmân'a Utanarak Naklettiğinde Selmân Ona, "Senden Çok Ben Utanmalıyım. Zira Allah Bu Kızı Sana Nasib Etmişken Ben Ona Talib Oldum" Demiştir. İşte Ashâbın Birbirlerine Karşı Olan Olgun Davranışları Böyleydi. İlim Hakkında Ebû'd-Derdâ Şöyle Demiştir: "İlim Ancak Arayıp Öğrenmekle Olur. İlim İçin Sabah Çıkıp Akşam Dönmenin Cihad Olmadığını Sanan Kimsenin Aklı Eksiktir".
Hz. Peygamberin, Hakkında "Ne Güzel Kul" Diye Buyurduğu Sahabî. Hz. Hâlid'in Lakabı Seyfullah (Allah'ın Kılıcı)'Dır. Hz. Peygamber (S.A.S.) Mute Savaşındaki Başarısından Ötürü Onu Allah'ın Kılıcı Diye Övmüştür. Künyesi Ebû Süleyman'dır. Yedinci Hicrî Yılında Müslüman Oldu. Hz. Hâlid (R.A.)'In Doğum Tarihi Kesin Olarak Bilinmemektedir.
Mekke'nin Şerefli Ve İtibarlı Ailelerinden Biri Olan Mahzum Oğullarındandır. Ordu Komutanlığı Hz. Hâlid'in Ailesinin Bir İmtiyazıydı. Uhud Savaşında Ve Hudeybiye Sulhu Esnasında Hâlid B. Velid, Kureyş Ordusunun Komutânlarından Birisiydi. Hudeybiye Anlaşmasından Sonra Hz. Peygamber Umre İçin Mekke'ye Gidince Hâlid'in Daha Önce Müslüman Olan Kardeşi Velid'e Hâlid'i Sordu.
Hz. Peygamber Halid Gibi Bir İnsanın Müşriklerin İçinde Kalmasının Şaşılacak Bir Durum Olduğunu Belirtti. Velid Kardeşi Halid'e Peygamber (S.A.S)'İn Bu İltifatını Bildiren Bir Mektup Gönderdi. Bunun Üzerine Hz. Halid Müslüman Olmak İçin Mekke'den Yola Çıkınca, Yolda Amr B. El-Âs İle Karşılaştı Ve Beraberce Mekke'den Medine'ye Gelip Müslüman Oldular. Hz. Hâlid Hicrî Sekizinci Yılda Yapılan Mute Savaşına Bir Nefer Olarak Katıldı. Ordu Komutanlarının Sırayla Şehîd Olması Üzerine Ashab İstişâre Ederek Komutayı Hz. Hâlid'e Vermiş. Hz. Peygamber Medine'de Olup Bitenleri Haber Verip Komutanların Şehid Düşmesini Anlattıktan Sonra Komutayı Allah'ın Kılıçlarından Birinin Aldığını Söylemiştir. Bu Olaydan Sonra Hz. Hâlid Seyfullah (Allah'ın Kılıcı) Diye Anıldı.
Hz. Hâlid, Mekke Fethinde Süvarilerin Komutanı İdi. Hz. Peygamber Nahle'deki Uzza Putunu Kırmaya Halid B. Velid'i Gönderdi. Hâlid Uzza Putunu Kırıp Geri Döndü. Taif Kuşatmasına Katıldı. Yalancı Peygamber Tulayh B. Huvaylid'i Buzaha'da Mağlup Etti. Yalancı Peygamber Museylemetu'l-Kezzâb'a Karşı Sefere Çıktı Ve Onu Yemâme Sınırında Akraba Denilen Yerde Mağlub Etti Ve Öldürttü.
Hicrî Oniki Yılında Irak'a İranlılara Karşı Gönderildi. Suriye Sınırında Bizanslıların Ordu Hazırladıkları Haberi Gelince Hilâfet Merkezinden Hz. Hâlid'e Irak Bölgesinin Komutanlığını Müsenna'ya Bırakarak Şam'a Gitmesi Emri Verildi. Hicrî Onüçüncü Yılda Bizanslıları Acnadeyn'de Mağlup Ederek Şam'a Doğru Püskürttü. Hz. Hâlid Şehri Muhasara Etti Ve Hicrî Ondördüncü Yılın Receb Ayında Şam (Dımaşk) Şehrini Zabtetti. Daha Sonra Humus'u Fethetti. Yermuk Savaşında Bizanslıları Bozguna Uğrattı. Kudüs'ü Kuşattı Ve Teslim Aldı. Bütün Suriye Mıntıkası Müslümanların Eline Geçti.
Hz. Ömer Halife İken, Hâlid'i İdari Görevlere Getirdi. Bir Yıl Kadar Valilik Yaptı Sonra İstifa Etti. Hz. Hâlid (R.A) Cihâd Duygusu İle Şehitlik Arzusu İle Dopdolu Bir Mü'mindi. Cihâd Meydanları Onun İçin Allah'a En Yakın Meydanlardı. İran Üzerine Yürürken, İranlılara Şu Haberi Gönderdi: "Sizin Dünyayı Sevdiğiniz Kadar Âhireti Seven Bir Ordu İle Üzerinize Geliyorum".
Hz. Hâlid'in Buhârî, Müslîm Ve Diğer Hadis Kitaplarında Hz. Peygamberden On Sekiz Hadis Rivayet Etmiştir.
Hz. Peygamber'in Şahsına Karşı Da Çok Büyük Hürmeti Olan Hz. Hâlid Onun İsminin Mücerred Anılmasından Bile Rahatsız Olmuş; Savaşlarında Kazandığı Muvaffakiyeti Hz. Peygamberin Sakalından Bir Kaç Taneyi Sarığının İçinde Taşımasına Bağlamıştır.
On Sekizinci Yüzyılın Sonu Ve On Dokuzuncu Yüzyılın Başında Irak Ve Şam'da Yetişmiş Büyük Velîlerden. İnsanlara Hak Yolu Göstererek Hakîki Saâdete, Kurtuluşa Kavuşturan Ve Silsile-İ Aliyye Adı Verilen Âlimler Ve Velîler Zincirinin Yirmi Dokuzuncusudur. Asrının Müceddidi İdi.
Babasının İsmi Ahmed'dir. İsmi Hâlid, Lakabı Ziyâüddîn'dir. Bağdâdî Nisbesiyle Meşhûr Olmuştur. Babası Hazret-İ Osman'ın, Annesi İse Hazret-İ Ali'nin Soyundandır. Bu Sebeple Osmânî Diye De Anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Diye Meşhûr Olmuştur. 1778 (H.1192) Senesinde Bağdât'ın Kuzeyindeki Şehrezûr Kasabasında Doğdu. 1826 (H.1242) Senesinde Şam'da Vefât Etti. Kabri Şam'ın Kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı Eteğindeki Kabristanda Bulunan Türbesindedir. Sevenleri Tarafından Ziyâret Edilmektedir.
Küçük Yaşta İlim Tahsîline Başlayan Hâlid-İ Bağdâdî, Keskin Zekâsı, Kuvvetli Hâfızası, Sağlam İrâdesi Ve Çalışkanlığı İle Dikkati Çekti. Hangi İlimden Ve Hangi Fenden Ne Sorulursa Sorulsun Derhal Cevâbını Verirdi. Zekâsı Ve Bilgisi Karşısında Akıllar Hayrete Düşerdi. Hocası Seyyid Abdülkerîm Berzencî 1788 (H.1203) Senesinde Tâundan Vefât Edince, Hocasının Talebeleri Boş Kalmasın Diye Ders Vermeye Başladı. Her Taraftan Âlimler Dersine Koştu. Her Müşkülü Çözer Her Derde Devâ Olurdu. Dünyâya Ehemmiyet Vermez, Gece Gündüz İbâdet Ederdi. Böylece Yirmi Bir Yaşındayken, Ulemâya Ve Talebeye Üstâd Olup, Yedi Sene Ders Okuttu. Sözü Tesirli, Avâm Ve Havâss Arasında Sözü Delîl Olan Şerefli Bir Zâttı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri, İnsanlara İslâmiyetin Emir Ve Yasaklarını Anlatıp, Dünyâ Ve Âhirette Kurtuluşa Ermeleri İçin Çalışmaya Başladığı Günlerde, Bağdât Vâlisi Saîd Paşa, Ziyâretlerine Geldi. Birçok Âlimin Sessiz, Başları Önüne Eğik, Hizmetçiler Gibi Edeple Huzûrunda Oturmuş Olduklarını Gördü.Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin Heybetini Görünce, Diz Çöküp Titremeye Başladı. Mevlânâ Hâlid'in Celâl Hâli Gidince, Saîd Paşanın Titremesi Geçti Ve Duâ İstedi. Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri Ona Duâ Edip; "Kıyâmette, Herkes Kendi Nefsinden Suâl Olunur.
Sen İse Nefsinden, Yâni Kendinden Ve Emrin Altında Olanların Hepsinden Suâl Olunursun. Hak Teâlâdan Kork! Çünkü, Senin İçin Önünde Öyle Bir Gün Vardır Ki, O Günün Korku Ve Dehşetinden Evlâdına Süt Veren Analar, Evlâdını Unuturlar. Hâmile Olanlar, Korkudan Vakitsiz Doğururlar. İnsanları Sarhoş Görürsün. Onlar Sarhoş Değil, Ancak Allahü Teâlânın Azâbı Çok Şiddetlidir." Deyip, Nasîhat Buyurunca, Saîd Paşa Yine Titremeye Başladı Ve Yüksek Sesle Ağladı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri Bir Müddet Bağdât'ta Kalıp İslâmiyeti Anlattıktan Ve Talebe Yetiştirdikten Sonra Memleketi Olan Süleymâniye'ye Döndü. Orada Kendisi İçin Bir Dergâh İnşâ Edildi. Bu Dergâhta İnsanlara Vâz Ve Nasîhat Edip Talebe Yetiştirdi.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri, Bir Gün Yolda Yürürken Bir Hıristiyana Nazar Ve İltifât Etti. Hıristiyan, Feryâd Edip Cezbeye Kapıldı Ve Ağlayarak Mevlânâ'nın Arkasından Yürüdü. Hânekâha Girdi. Müslüman Oldu. Saâdete Kavuşanlara Katıldı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri Bir Müddet Allahü Telânın Emir Ve Yasaklarını Anlattıktan Ve Talebe Yetiştirdikten Sonra Süleymaniye'den Âile Fertlerini Ve Talebelerinden Bir Kısmını Da Berâberine Alarak Yerleşmek Üzere Şam'a Gitti. Şam Ahâlisi, Âlimleri Ve İdârecileri Ona Saygı Ve İltifât Gösterdiler. Şam Vâlisi Abdurrahmân Paşanın Oğlu Mahmûd Paşa Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin Üstünlüğünü Anladı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri Şam'da Bulunduğu Sırada, Onun Büyüklüğünü Çekemeyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd'a; "Asker Ve Silâh Topluyor, Güçlenip Devletinize Baş Kaldırmak İstiyor. Ülkeni Ondan Koruyasın." Diye Şikâyette Bulundular
. Sultan İkinci Mahmûd Han Hemen Büyük Âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi Huzûruna Çağırdı. Durumu Kendisiyle Görüştü. Mustafa Âsım Efendi; "Ey Müminlerin Emîri! Allahü Teâlâ Kur'ân-I Kerîmin Hucûrat Sûresi 6. Âyetinde Meâlen; "Size Fâsığın Biri Haber Getirirse Onu İyice Araştırın." Buyuruyor. Görüşüm Odur Ki, Onun Hâlini Araştırıp Açığa Çıkarabilecek Güvenilir İki Kişiyi Bulup Yollayınız.
Hiç Sezdirmeden Gitsinler, Araştırmalarını Yapıp Dönsünler." Bunun Üzerine Sultan Mahmûd Han İki Kimseye Derviş Elbisesi Giydirip Araştırmak İçin Şam'a Gönderdi. Derviş Kıyâfetiyle Giden Kimseler Gizlice Araştırmaya Başladılar. Allahü Teâlâ Bu Kimselerin Gelişini Mevlânâ Hâlid Hazretlerine Mânevî Olarak Bildirdi. Kalbine, Kendisine Gelen İki Misâfire İkrâmda Bulunması İlhâm Olundu. Derviş Kıyâfetindeki Bu Kimseleri Bulduran Mevlânâ Hâlid-İbağdâdî Hazretleri Onları Yemeğe Dâvet Etti. Yemek Hazırlanıncaya Kadar Da Kendi Durumunu Açıkladı. Kendi Evini Oda Oda Onlara Gezdirdi. Bu Odalarda Ev Eşyâsı Dışında Hiçbir Şey Bulamadılar.
Bu Hâlin Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin Kerâmeti Olduğunu Anlayan O Kimseler, Saygı Ve Hürmetle Ayaklarına Kapandılar. Artık Gizleyecek Bir Şey Yoktu. Olan Her Şeyi Açıkladılar. Ona Talebe Olup Tasavvuf Yoluna Girdiler. Huzûrunda Kalıp İstanbul'a Dönmek İstemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid Hazretleri; "Olmaz. En Uygunu İstanbul'a Dönmenizdir. Hazret-İ Sultana Durumu Anlatırsınız.Verilen Görevi Tam Yerine Getirmiş Olursunuz. Ancak Bundan Sonra İsteyen Buraya Döner, İsteyen De Orada Kalır. Bundan Sonrası İçin Artık Bir Günâh Yoktur." Buyurdu.
Talebelerine Ve Sevenlerine Nasîhat Ederek Buyurdu Ki: Sizlere Vasiyetim, Size İslâmiyeti Anlatan Hocaya Îtirâzı Terk, Resûlullah'ın Dînine İttibâ Ve Kendini Aradan Çekip, Yok Etmeyi Bu Yolun Esâsı Biliniz. Bu Üçü Olmadan Bu Yolda İlerleme Olmaz.
Bu Yolun Büyükleri Kendilerine Bağlı Olanlardan Gâfil Değildir. Onlara Kimse Kafa Tutamaz. Onlara Kafa Tutanın İşi De, Başı Da, Saâdeti De Gider. Hanım, Çocuklar, Mal Ve Mülk, Allahü Teâlânın Emânetleridir. Emânetlerini İstediği Zaman Alır.
Nefs-İ Emmâreden Kurtulmanın Alâmeti, İnsanların Övmesi İle Ayıplamasını, Eşit Görmektir. İnsanların Rağbetine Sevinip, Aramamalarına, Etrâfınızda Dolaşmamalarına Üzülmek, Basitlik, Büyük Akılsızlık Ve Anlayışsızlıktır.
En Mühim Vasiyetim Şudur Ki: Ölümü, Âhiret Hallerini Ve Nîmetlerin Hakîki Sâhibini Unutmayınız. Elden Geldiği Kadar Peygamberlerin Efendisinin (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) Sünnetine Uymada İleri Gitmeye Çalışınız. Günde Bin Kere Duyulmayacak Kadar Alçak Sesle, Kelime-İ Tehlîl (Kelime-İ Tevhid) Söyleyiniz. Hem Kalbe Yönelerek, Hem De Mânâsını Düşünerek Olsun. Böylece Kalpte, Hakîkî Matlûbdan Başka Bir Şey Kalmasın. Zîrâ Büyüklerin Yolunda Asıl Maksad Mâbûddur. İhlâs Ne Kadar Çok Olursa, Evliyanın Yardımı O Kadar Ziyâde Olur.
Evliyânın Kalbleri, İlâhî Nûrların Çıkıp Geldiği Kaynaklardır. Onların Hoşnut Olduğundan, Hak Teâlâ Da Hoşnuttur. Onların Kalblerinde Yer Eden, Büyük Devlete Kavuşmuştur. Bizim Yolumuz, İslâm Dînine İttibâ (Uyma) Yoludur. Herkes Elinden Geldiği Kadar Buna Çalışmalıdır.
Allah Adamlarının İğnesini (Dokunaklı Sözlerini) İlâç Gibi Bilmelidir. Çünkü Bu Tâifenin Celâli, Cemâl İle Karışıktır. Yâni Kızmalarında Da Merhamet Vardır.
Bütün Gayretle, Sünnetin Yayılmasına Ve Bid'atlerin Yok Edilmesine Çalışmalı, Müslümanların, Ehl-İ Sünnet Âlimlerinin Bildirdikleri Doğru Îtikâd Üzere Olmalarına Uğraşmalıdır. Bu İşle Uğraşmadan Yapılan Zühd Ve İbâdeti, Kör, Kötürüm Ve İhtiyarlar Da Yapar.
Namazın Şart Ve Rükünlerini, Sünnet Ve Edeblerini Anlatan Kitapları İnsanlara Okuyup, Tavsiye Etmeniz Büyük Devlettir. İnsanlardan Gelen Sıkıntılara Katlanmak, Allahü Teâlânın Beğendiği, Resûlullah'ın Sevdiği Ve Büyük Evliyânın Özendiği Bir Ahlâktır.
Şam'dayken Kudüs'e Giderek Mescid-İ Aksâ'yı Ve Büyüklerin Kabirlerini Ziyaret Etti. Kudüs Halkından Saygı İltifat Gördü. Kudüs'ten Urfa'ya Gelerek Mübârek Makamları Ziyâret Etti Ve İnsanlara Vâz Nasihat Ederek Kurtuluşlarına Vesîle Oldu. Tekrar Şam'a Döndü. 1826 Senesi Hacca Gidişinde Berâberinde Halîfelerinden Ve Talebelerinden Pekçok Kimse De Bulundu.
Yol Boyunca Gittiği Beldelerin İnsanlarına Da İslâmiyeti Anlatan Mevlânâ Hâlid Hazretleri Hac Vazîfesini Yerine Getirdi. Medîne-İ Münevvereye Giderek Sevgili Peygamberimizin Kabr-İ Şerîfini Ziyâret Etti. Mekke-İ Mükerremede Ve Medîne-İ Münevverede Pekçok Âlim Ve Evliyâ Zâtlarla Karşılaşıp Sohbet Etti. Aynı Sene İçinde Şam'a Döndü Ve Vazîfesine Devâm Etti.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri Hayâtının Son Senesinde Ramazân-I Şerîf Ayının Son Gününde Halîfeleri Ve Sevenlerine Kudüs'e Gitmek İstediğini Bildirdi. Talebeleri Bu Habere Çok Sevindiler. Fakat Şevvâl Ayı İçerisinde, Vebâ Hastalığı Ortaya Çıktı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretlerinin Muhammed Behâüddîn İsimli Beş Yaşındaki Oğlu Bu Sene Veba Hastalığına Tutulup Vefât Etti. Onun Vefâtını Haber Alınca, Buyurdu Ki: "Ey Rabbim! Bu Musîbete Sabır Ve Genişlik Verip, Beni Sevinçle Rızıklandırdın. Önümde Rûhunu Aldın. İnşâallah Yüksek Katınızda Büyük Bir Nasîbi Olur. Oğlum Behâüddîn Mıknatısımızdır. Bizi Kendisine Çeker. Biz Ona Uyarız. Vekîlimizdir." Buyurdu. Nûrlu Yüzlerinde Sevinç Doğmuştu. Merhum Oğluna Sabır Ve Tahammül Etmenin Fazîletlerini İçine Alan Sohbet Ve Vâza Başladı.
Mevlânâ Hâlid-İ Bağdâdî Hazretleri, O Gece Yatsıdan Sonra Çoluk-Çocuğunu Yanlarına Çağırdılar. Onlara Hitâben; "Hepinize Hakkımı Helâl Ettim. Birbirinizden Ayrılmayınız. Vefâtınıza Kadar Bu Evde Kalınız." Buyurdular. Abdest Alıp Bir Mikdâr Namaz Kıldıktan Sonra; "Şu Anda Veba'ya Tutuldum." Buyurdular. Mübârek Yüzleri Sarardı. Sabahleyin De Çoluk-Çocuğuna Dönerek Tekrar; "Bundan Sonra Beni Meşgûl Edip Benden Bir Şey İstemeyiniz. Bir Şey İsterseniz Vekîlimden İsteyiniz. Beni Hak'la Meşgûl Olmaktan Alıkoymayınız. Hiçbir Kimse İle Sohbet Etmek İstemiyorum. Rabbim İle Meşgûlüm. Yanımda Hiç Kimse Bulunmasın."Göz Uçları İle Kıbleye Yönelip Sağ Yanı Üzere Yatarak, Murâkabe Ve Allahü Teâlânın Kudretini Tefekkürle Meşgûl Olmaya Başladı.
Hastalığının Şiddetinden; "Ah! Vah!" Gibi Sesler Aslâ Duyulmayıp, Her Azâsından, Hattâ Mübârek Saçlarından Hakk'ın Zikrinin Belirtileri Görülüyordu. 1826 (H. 1242) Senesi Şevvâl Ayının Yirmi Altıncı Günü Müezzin Ezân Okumağa Başladığında, Mevlânâ Hâlid Hazretleri Fecr Sûresinin Son Âyetlerini Okudu. Meâlen; "(Sonra Allah Mümin Kimselere Şöyle Buyurur): "Ey (Îmânda Sebât Gösteren Allah'ı Anmakta Huzûra Kavuşan) Mutmainne Olan Nefs, Dön Rabbine (Cennet'le Sana Hazırladığı Nîmetlere) Sen O'ndan (Sana Verdiklerinden Ötürü) Râzı, O Da Senden (Îmânın Sebebiyle) Râzı Olarak. Haydi Gir (Sâlih) Kullarımın İçine. Gir Cennet'ime." Bu Âyet-İ Kerîmeleri Okuyup Bitirdikten Sonra, Mübârek Rûhları Cennet-İ Âlâya Uçtu Ve Allahü Teâlâya Kavuştu.
On İkinci Ve On Üçüncü Yüzyıllarda Endülüs'te Ve Şam Taraflarında Yaşamış Büyük Velîlerden. İsmi, Ebû Bekir Muhammed Bin Ali Olup, Künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-İ Arabî Ve Şeyh-İ Ekber Diye Meşhûr Olmuştur. 1165 (H.560) Senesinde Endülüs'teki Mürsiyye Kasabasında Doğdu. 1240 (H.638) Senesinde Şam'da Vefât Etti. Kabri Şam'da Olup Sevenleri Tarafından Ziyâret Edilmektedir.
Küçük Yaşında İlim Tahsîl Etmeye Başlayan Muhyiddîn-İ Arabî, Sekiz Yaşındayken Pek Çok Âlimin İlim Meclislerinde Bulunup, İlim Öğrendi. Keskin Zekâsı, Kuvvetli Hâfızası İle Dikkatleri Çekti. Bir Gün Muhyiddîn-İ Arabî Hastalandı. Hastalığın Tesirinden Bayıldı, Hattâ Öldü Zannettiler. Muhyiddîn-İ Arabî Baygın Hâldeyken, Kendisine, Çirkin Yüzlü Bâzı Kimselerin Eziyet Ve Sıkıntı Vermek İstediklerini Gördü. Ayrıca Bu Çirkin Yüzlüleri Kovalamaya Çalışan Nûrânî Yüzlü, Hoş Kokulu Bir Kimse Kendisine Yardım Ediyordu. Nihâyet Bu Güzel Zât, Ötekileri Dağıttı. Onların Şerrinden Kendisini Kurtardı. O Şahsa Kim Olduğunu Sorduğunda; "Yâsîn Sûresi" Cevâbını Aldı. Kendisine Gelip Gözlerini Açtığında, Başında Bekleyen, Gözleri Yaşla Dolu Halde Yâsîn-İ Şerîf Okuyan Babasını Gördü.
Filozof İbn-İ Rüşd'le Görüştü. 1194 (H.590) Senesinde Endülüs'ten Ayrılarak Tunus'a, 1195'de Fas'a Gitti. Karşılaştığı Birçok Âlimle Sohbet Edip, İlim Meclislerinde Bulundu. 1199 Senesinde Tekrar Endülüs'e Dönüp Kurtuba'ya Geldi. 1201 Senesinde Tekrar Endülüs'ten Ayrılıp Doğuya Gitmek Üzere Tunus'a Geçti. Hacca Giderken Mısır'a Uğradı. Oradan Mekke-İ Mükerremeye Giderek Hac Farîzasını Yerine Getirdi. İki Yıl Kadar Mekke'de Kalıp, Medîne-İ Münevvereye Geldi Ve Sevgili Peygamberimizin Kabr-İ Şerîfini Ziyâret Etti. Mekke'de Bulunduğu Sırada Fütûhât-I Mekkiyye Adlı Eserini Yazdı.
Gavs-Ül-A'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, Bir Gün En Önde Gelen Talebelerinden Cemâleddîn Yûnus Bin Yahyâ'yı Yanına Çağırarak; "Benden Sonra, Benim Künyem Olan Muhyiddîn İsminde, Allahü Teâlânın Çok Sevdiği Evliyâsından Bir Kimse Gelecektir. Bu Hırkamı Ona Teslim Edersin." Buyurdu. Yûnus Bin Yahyâ, Uzun Yıllar Sonra Talebesi Olan Muhyiddîn-İ Arabî'ye, Hocasının Vasiyeti Olan O Hırkayı Teslim Etti. Muhyiddîn-İ Arabî Hazretleri, Zamânında, İlminden Ve Feyzinden İstifâde Etmek İçin Kendisine Mürâcaat Edilen Belli Başlı Büyük Âlimlerden Oldu. Şam, Irak, Cezîre Ve Anadolu Taraflarına Seyâhat Etti. Konya'ya Gelip, Selçuklu Sultanı Tarafından Çok İkrâm Ve Hürmet Gördü. Sultanlardan Kendisine Birçok Tahsisat Tâyin Olunduğu Ve Hediyeler Gönderildiği Halde, Hepsini Fakirlere Dağıtırdı.
Sofiyye-İ Âliyyeden Ve Kelâm Âlimlerinden Olan Sadreddîn-İ Konevî'nin Hocası Ve Üvey Babası Oldu.
Hocasının Üstâdı Olan Abdülkâdir-İ Geylânî Hazretlerinin Hırkasını Üvey Oğlu Ve Talebesi Olan Sadreddîn-İ Konevî'ye Giydirdi. Konya'da Bir Müddet Kaldıktan Sonra Haleb'e Giden Muhyiddîn-İ Arabî Hazretleri, 1215 Senesinde Tekrar Konya'ya Döndü. Aynı Sene İçinde Sivas'a, Oradan Da Malatya'ya Gitti. 1230 Senesinde Şam'a Giderek Oraya Yerleşti. Talebelerinden Sadreddîn-İ Konevî Şöyle Anlatmıştır: "Hocam İbn-İ Arâbî, Geçmiş Peygamberlerin Ve Velîlerin Ruhlarından İstediği İle Rüyâsında Veya Uyanık İken Görüşürdü."
Muhyiddîn-İ Arabî Hazretleri Kendinden Nasîhat İsteyen Bir Kimseye Buyurdu Ki:
"Ey Nefsinin Kurtuluşunu İsteyen Kimse! Herşeyden Önce Sana Lâzım Olan, Sana Kendi Ayıb Ve Kusûrlarını Gösterecek, Seni Nefsine İtâattan Kurtaracak Bir Üstâd, Hoca Lâzımdır. Şâyet Böyle Bir Zâtı Aramak İçin Uzak Memleketlere Gideceksen, Sana Bâzı Nasîhatlerde Bulunayım. O Zâtı Bulduğun Zaman, Huzûrunda, Yıkayıcının Elindeki Meyyit, Ölü Gibi Ol. Çünkü Meyyit, Yıkayıcının İrâdesine Göre Hareket Eder. Yıkayıcı Onu İstediği Tarafa Çevirir. Meyyit, Yıkayıcıya Aslâ Îtirâz Etmez. Sakın Hatırına O Zâta Karşı Îtirâz Gelmesin. Hâlini Ondan Gizleme Ve Onun Yerine Oturma. Elbisesini Giyme. Onun Huzûrunda, Kölenin, Efendisinin Huzûrunda Oturuşu Gibi Otur. Sana Emrettiği Şeyi Yap. Sana Emrettiği Şeyi İyice Anla Ve İyi Öğrenmeden O İşin Peşinde Koşma. Ona Bir Rüyânı Veya Başka Bir Hâlini Arz Ettiğin Zaman, Ona Cevâbını Sorma, Ona Düşman Olandan Allah İçin Uzak Dur.
O Düşman İle Berâber Olma. Arkadaşlık Etme. Hocanı Seveni Sev Ve Ona Yardımcı Ol. O Zâta, Hiçbir İşinde Îtiraz Etme. Bunu Niçin Böyle Yaptın? Deme. Sana Ne İş Vermişse Yap. Oturduğunda Onun Senin Oturuşundan Haberdâr Olduğunu Unutma. Edebi Aslâ Terk Etme. Yolda Giderken Onun Önünde Yürüme. Devamlı Ona Bakma. Çünkü Böyle Yapmak, Hayâyı Azaltır, Ona Karşı Hürmeti Kalpten Çıkarır. Ona Olan Sevgini, Onun Emirlerine Uyup, Yasak Ettiklerinden Sakınmak Sûretiyle Göster. O Zâta Yemek Ve Yiyecek Takdîm Ettiğin Zaman, Diğer Lâzım Olan Şeyler İle Berâber Önüne Bırak, Kapının Yanında Edeple Dur. Eğer Sana Seslenirse Cevap Ver.
Yoksa Yemeğini Yiyinceye Kadar Bekle. Yemeğini Yiyip Sana Sofrayı Kaldırmanı Söylediği Zaman Hemen Kaldır. Sofrada Bir Şeyler Kalıp, Senin Yemeni Emrettiği Zaman, Îtiraz Etmeden Ye. Başkasına Verme. O Zâtın Denemesinden Çok Sakın Ve Kork. Çünkü Bâzan Onlar, Talebelerini Denerler. Onunla Berâber Olduğunda Pek Dikkatli Ol. Eğer Senden O Zâta Karşı Edebe Uymayan Bir Husus Meydana Gelip, Onun Bundan Haberi Olduğu Hâlde, Sana Müsâmaha Gösterdiğini, Seni Cezâlandırmadığını Görürsen, Bilki O Seni Denemektedir.
O Zât, Bulunduğu Yerden Çıkıp Gitmek İstediği Zaman, Gittiği Yeri Sorma. Ona, İşleri Hususunda Sana Görüşünü Sormadan, Görüş Beyân Etme. Şâyet Seninle İstişâre Ederse, Ona Uygun Şekilde Sana Göre De Muvâfık Olduğunu Söyle. Haddizâtında Onun Seninle Meşveret Etmesi, Senin Görüşüne Muhtac Olduğundan Değil, Sana Olan Sevgisindendir. Böyle Bir Zâtı Aradığın Müddet İçerisinde, Şunlara Dikkat Et: İlk Yapacağın Şey; Tövbe Etmek, Üzdüğün Kimseleri Râzı Etmek, Üzerinde Hakkı Bulunanlara Haklarını Geri Vermek, Günah Ve İsyân İçerisinde Geçen Ömrün İçin Ağlamak, İlim İle Meşgûl Olmaktır. Abdestsiz Olma. Abdestini Şartlarına Uygun Al. Abdestin Bozulunca, Hemen Abdest Al. Abdest Aldığın Zaman İki Rekat Namaz Kıl. Cemâatle Beş Vakit Namaza Ve Evinde Nâfile Namaza Devâm Et.
Muhyiddîn-İ Arabî Hazretleri Kendisinden Yüzlerce Sene Sonra Ortaya Çıkacak Olan Telgrafın Çalışma Tekniğini Bildirdi. Edison'u (1847-1931) Dahi "Üstâdım" Demek Mecbûriyetinde Bıraktı. Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u Fethedeceğini, Yavuz Sultan Selîm Hanın Şam'a Geleceğini Keşf Yoluyla Haber Verdi.
Şeceret-Ün-Nu'mâniyye Fî Devlet-İl-Osmâniyye İsimli Eserinde; "Sin, Şın'a Gelince, Muhyiddîn'in Kabri Meydana Çıkar." Buyurdu. Muhyiddîn-İ Arabî Hazretleri, Şam'da, Kalbi Para Sevgisiyle Dolu Bir Grup Kimseye; "Sizin Taptığınız, Benim Ayağımın Altındadır." Dedi. Orada Bulunanlar Bu Sözü Anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabî'ul-Âhir Ayının 28. Cumâ Günü, Yetmiş Sekiz Yaşında İken Şam'da Fânî Dünyâdan Âhirete İrtihâl Etti.
Osmanlı Sultânı Yavuz Selîm Hân Şam'a Geldiğinde; "Sin, Şın'a Gelince, Muhyiddîn'in Kabri Meydana Çıkar." Sözünün Ne Demek Olduğunu Anladı. Kabrini Araştırıp Buldurdu. Çöpleri Temizleterek, Kabrin Üzerine Güzel Bir Türbe, Yanına Bir Câmi Ve İmâret Yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-İ Arâbî'nin Vefâtından Önce Ayağını Yere Vurarak, "Sizin Taptığınız, Benim Ayağımın Altındadır" Buyurduğu Yeri Tespit Ettirip, Orayı Kazdırdı. Orada Küp İçinde Altın Çıktı. Bundan, "Siz, Allahu Teâlâya Değil De, Paraya Tapıyorsunuz" Demek İstediği Anlaşıldı.
Hıristiyan Batı Alemi, Kudüs'ü Kurtarmak Gâyesiyle, Tarihin O En Barbar Taarruzu Olan "Haçlı Seferleri"Ne Start Vermekte Gecikmemişti. Haçlılar, Hz. Ömer'in 638'deki Yermuk Zaferinden 460 Yıl Sonra, I. Haçlı Seferi Sonunda (1099) Kudüs'ü Ele Geçirip, Bir Krallık Kurmaya Muktedir Olacaklardı. Vahşî Haçlılar, Geçmişte Bir Benzeri Daha Görülmemiş Canavarlık Numunelerini Gösterime Sunmaktan Zerrece Çekinmemişlerdi. Yapılan Hunharlıklar Sırasında, Şehrin Su Tankları Kana Bulanacak Kadar Sokaklarda 3 Gün Boyunca Oluk Oluk Kan Akmış, Mâbetlerde Bile Yüz Binlerce Müslüman Acımasızca Katledilmiş Ve Pek Çok Yerde Ölüler Dev Piramitler Hâlinde Yığılıp Yakılmıştı. Kısacası, İrtikap Edilen Vahşîlikler, Yamyamları Dâhi Hicâba Sevk Edecek Ölçüde Korkunç Ve Târifsizdi.
Selâhaddin Eyyûbî, Aradan 88 Yıl Geçmesine Rağmen, Kudüs'ün Haçlıların Tahakkümü Altında Bulunmasını Bir Türlü İçine Sindirememişti. İslâm'ın İlk Kıblesi Ve Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed'in (S.A.V.) Miraç'a Yükseldiği Mukaddes Beldenin, Haçlı Sultasında Bulunmasını Kabullenemiyordu. O Kadar Ki, Sultan Selâhaddin'in Âdetâ Bir Mecnun Gibi Dolaştığı; Yemeği Ve Uyumayı Unuttuğu; Gülmeyi, Zevk Ü Sefâyı Kendine Haram Ettiği Ve Kudüs'ün Fethine Dek Hep Çadırda Kaldığını Tarih Hazin Bir Biçimde Kaydetmiştir. Bahaüddin B. Şeddad, Selâhaddin'deki Bu Derin Hicranı Şu Muhteşem Sözlerle Şâhikalaştırmıştı: "O, Kudüs Hakkında O Kadar Gamlı İdi Ki, Onun Bu Gam Ve Kederini Dağlar Kaldıramazdı. O, Çocuğunu Kaybetmiş Bir Ana Gibi Şaşırmış Kalmıştı.
Atını Bir Yerden Bir Yere Koşturup Müslümanları, Kudüs'ü Kurtarmak İçin Cihâda Davet Ediyordu. Dâimâ Hüzünle Gözyaşı Döküyor, Göz Pınarları Hiç Kurumuyordu. Hele Akka'ya Baktığı Zaman, Kendine Bir Türlü Hâkim Olamıyor, Halkına Yapılan Zulüm Ve İşkenceleri Hatırlamak İstemiyordu. Boğazına Bir Türlü Yemek Girmiyordu. O Şöyle Diyordu: "Kudüs Ve Mescid-İ Aksa, Haçlıların İşgâlinde Olduğu Müddetçe, Ben Nasıl Olur Da Gülebilirim, Sevinebilirim, İstediğim Gibi Rahat Yemek Yiyebilirim Ve Hele Gözüme Uyku Girebilir?!"
Hıttin'deki Büyük Zafer Ve III. Haçlı Hezîmeti
Selâhaddin, Kudüs Haçlı Krallığı'na İlk Büyük Seferini 14 Kasım-9 Aralık 1177'de Gerçekleştirmişti. Yaklaşık 10 Yıldır Hasretle Beklediği Zafer Anını, Nihâyet 1187'de Hıttin'de Yakalamıştı. Ortaya Koyduğu Muazzam İnanç, Cesâret Ve Kahramanlıkla Haçlılara Hâdlerini Bildirmiş Ve Kudüs Üzerindeki Heveslerini İnkisâra Uğratmıştı. Hıttin'de Haçlılar, Doğu'ya Saldırdıklarından Beri İlk Defâ Bu Denli Ağır Bir Hezîmete Mâruz Kalmışlardı. Öyle Ki, Papa III. Urbanus Kahrından Ölmüştü. Sultan Selâhaddin, Devletini Kısa Sürede Bölgenin Tek Hâkim Kuvveti Durumuna Getirmişti. Sultan'ın Yanında Harplere Katılan Ve Olayları Yazıya Döken İmâdeddin, Hıttin'in İslâm Tarihi'ndeki Önemini Şöyle Belirtmiştir: "Haçlılar, Doğu Sâhillerine Geldiklerinden Beridir Müslümanlar, Böyle Bir Zafer Kazanmamışlardı.
Diğer Hükümdarların Yapamadığını Allah, Sultan'a Nasip Etti." 2 Ekim 1187 Cuma Günü "Miraç Kandili'nde" Kılıç Hükmünde Emanla Kudüs Teslim Olmuştu. Fethin Ardından Mescid-İ Aksa'ya Gelen Muzaffer Sultan, Haçlılarca Tahrip Edilen İlk Kıblegâhı Elleriyle Süpürüp Gül Yağı İle Yıkamıştı. İlk Cuma Namazı'nda, Zekiyiddin Ali El-Kuraşi, Fethin Emsâlsiz Mevkiini Şu Hutbeyle Taçlandırmıştı: "Allah, Kulları Arasından Sizi Seçmemiş Olsaydı, Bu Fazileti Kazanamazdınız. Ne Mutlu Size! Rasûlullah'ın Mûcizesi Bedir Vak'aları, Hz. Sıddık'ın İdealleri, Hz. Ömer'in Fetihleri, Hz. Hâlid'in Hücumları Sizinle Yeniden Gerçekleşti! Allah Nebîsi Muhammed (A.S.) Sizi En Güzel Övgü İle Övdü. Düşman İçine Dalarak Gösterdiğiniz Kahramanlığın Ecrini Verdi.
Ona Yaklaşmak İçin Döktüğünüz Kanları Kabul Etti. Size, Mutlu İnsanların Karargâhı Olan Cenneti Verdi." Kudüs'ün Yeniden Müslümanlara Geçmesi, Haçlı Alemi'nde Öyle Bir Şok Meydana Getirmişti Ki, Hemen Papa'nın Çağrısıyla Tüm Avrupalı Devletler, Fevkalâde Kalabalık Ve Kuvvetli Yeni Bir Haçlı Ordusu Düzenlemekten Geri Kalmamışlardı. "Krallar Savaşı" Olarak Da Bilinen III. Haçlı Seferinin Başında, Alman İmparatoru Frederick Barbarossa, Fransa Kralı Philippe Auguste Ve İngiltere Kralı Meşhur Arslan Yürekli Richard'ın Yanı Sıra, Şöhretli Komutanlar Vardı. Bunlardan Alman İmparatoru Barbarossa, Kudüs Önlerine Gelmeye Muvaffak Olamadan Silifke Irmağında Boğularak Can Verecekti. Bir Ara İki Ordu Arasındaki Dengesizliği Gören Sultan Selâhaddin'in Askerleri, Çekingenlik Göstermişlerdi.
Selâhaddin İse, Şu Müthiş Sözlerle Azim Ve Cesâretlerini Bilemeye Kâdir Olmuştu: "Mâdem Ki Ölümden Korkuyoruz; Niçin Evlerimizde Oturup Çoluk Çocuğumuzla Zevk Ve Sefâ İçinde Yaşamıyoruz? Bizim Vazifemiz Düşmanın Azlığını Ve Çokluğunu Mukâyese Etmek Değil, Onun Karşısına Çıkmaktır!" Netîcede Richard'ın Öncülüğünde Sulh İstemek Zorunda Kalan Haçlılar, 1 Eylül 1192'de İmzalanan Anlaşmayı Müteakip Çekilmişlerdi. Selâhaddin, Haçlıları Tek Başına Perişan Edip Muhteşem Bir Ders Daha Vermeye Ve Hüsranla Geri Dönmeye Mahkûm Etmişti. Selâhaddin Şahsında, Müslümanların Üstünlüğünü Haçlılara Bir Defa Daha Tasdik Ettirmiş; Kudüs Ve Ortadoğu'daki İslâm Varlığını Ortadan Kaldırmanın Mümkün Olmadığını Tekrar İspatlamıştı.
Ebediyete İbret-Nûmâ İrtihâli:
Selâhaddin Eyyûbî, 1193'te 56 Yaşında Şam'da Vefat Etti. Haçlıları Târumar Eden Kudüs Fâtihi, Ölüm Döşeğindeyken, Emri Gereğince Şehre Dağılan Münâdiler, Mızrağa Geçirilmiş Kefenini Göstererek Şu İbret Yüklü Sözü Haykırmışlardı: "Ey Ahâli!.. Şarkın Hâkimi Sultan Selâhaddin Ölmek Üzeredir. Ahirete Ancak Şu Bez Parçasını Götürebilecektir. Öyleyse, Allah'a Kullukta Gevşeklik Göstermeyin!.." Şöhreti Cihâna Mâlolan İslâm Mücâhidi Vefat Ettiğinde, Geride Mîras Olarak Bıraktıklarının Dünya Nâmına Hiçbir Değeri Yoktu. Tüm Mal Varlığı Şundan İbâretti: 1 Mısır Dinarı, 36 Veya 37 Nasırî Dirhemi. Koca Sultan, Zühd Ve Takva İçinde Kâmil Bir Hayat Sürmüştü.
Hristiyanlar Asırlardan Beri İslam'dan Rahatsız Olmuş, Kin Duymuş, İntikam Hissi Beslemiş, Özellikle Müslümanların Hz. İsa'nın Doğduğu Toprakları Elde Etmesi, Hasseten Avrupalı Hristiyanları Oldukça Rahatsız Etmiştir. Müslümanların Zayıf Anını Gözetleyen Hristiyan Dünyası Kudüs Ve Havalisini Kanlı Bir Şekilde Geri Aldı.
Haçlılar, Müslümanların Bu Zayıf Durumunu Fırsat Bilerek, Yani Müslümanların Güçsüzlüğünü Dikkate Alarak Mekke Ve Medine'ye Hücüm Etmeye Karar Verdi. Peygamberimizin Kabri Hakkında Küstahça Plan Bile Yapmışlardı. Kabul Etmek Gerekir Ki, Hicri 6. Asrın Başı, İslam Dünyasının Müthiş Bir Çözülme İçinde Bulunduğu Dönemden Geçiyordu. İslam Aleminde Bozulan Düzeni Yeniden Kurup Düzenleyecek, Güçlü Bir İdare Tesis Edecek Yetenekli Bir Lidere İhtiyaç Vardı.
Tarihçi İbni Esir: "Hulafa-İ Raşidin Ve Ömer B. Abdülaziz'den Sonra Gelen En Adil Ve Salih Hükümdar Nureddin Zengi'dir." Tesbitinde Bulunarak İslam Dünyasının Beklediği Lider Ve Komutana İşaret Etmektedir. Şam, Hama, Halep, Humus Ve Mısır Gibi Yerlerin İdaresini Elinde Bulunduran Hükümdar, Yaptığı Fetihlerden Elde Ettiği Paralarla Hem Şehirleri İmar Ettirmiş, Hem De Medreseler Kurdurarak İlme Ve İlim Adamına Yatırım Yapmıştır.
Nureddin Zengi, Artık Suriye Sultanı İdi. Müslümanlar Tarafından Haçlıları Topraklarımızdan Çıkarıp Kudüs'ü Tekrar Geri Almak İçin Allah Tarafından Görevlendirildiği Kabul Ediliyordu. Kendisi De Bunun En Büyük İbadet Olduğunu Biliyordu. Akınları İle Bütün Hristiyan Eyaletlere Dehşet Saçıyordu.
1118 Yılında Doğan Nureddin Zengi, İslam Topraklarını Haçlılardan Temizledi. Onun En Büyük Arzusu Kudüs'ü Geri Almaktı. Fakat Bu Mutlu Zafer Ve Mesud Olay Ona Değil, O'nun Komutanı Selahaddin Eyyubi'ye Nasip Oldu. 1174 Yılında 56 Yaşında İken Gırtlak Hastalığından Vefat Etti.
O Dönemde Muvahhidler Devleti Dışında İslam Topraklarının Hukukî Sahibi Abbasî Halifesiydi. Bu Durum, Sultan Selim'in Mukaddes Emanetleri Getirdiği Ana Kadar Devam Etmiştir.
Varlığını İslam'ın Yücelmesine Vakfeden Nureddin Zengi, Allah'a Olan Bağlılığı Sebebiyle Ciddi İşler Başardı. Yapacağı İşleri İstişare İle Yapan Nureddin Zengi'nin Hayatını Belirleyen Yegane Unsur İslam Ölçüleri İdi. Osmanlı'dan Sonra En Uzun Süren Bir Devletin Başkanı Olan Nureddin Zengi, Yemeyen, Yedirmeyen Tavrıyla Halkın Beğenisini Kazanmış Bir Liderdi.
Bu Anlayıştır Ki, İslam Dünyasının En Kritik Anlarında, Haçlıların Kıskacındaki Müslümanların Ümit Işığı Olmuştur. Görülüyor Ki, Müslüman Asla Ümitsiz Olmamalı. Halk Arasında Bir Söz Var: "Kul Sıkışmayınca Hızır Yetişmez." İşte Durum Bu. Her Taraftan İslam Toplumu Kıskaca Alındığında Bir Allah Dostu Çıkıp Durumu Düzeltebiliyor.
Nureddin Zengi'de De Bu Hali Görüyoruz. Enaniyetten, Kibir Ve Ucubtan Uzak, Allah'a Teslimiyeti Tam, Halkının İtimadını Kazanmış, Cesareti Yerinde, Halkın İçinde Hak'la Beraber Olan İstisna İnsan Olarak Tarihin Şeref Levhasında Yerini Almıştır.
Hz. Peygamber'imizin Cesedine Düzenlenen Suikast:
Nureddin Zengi, Rüyasında Peygamber'imizi Görür. - "Ya Nureddin! Benim Cesedimi Şunlar Çalıyor." Diye Üç Kişiyi Gösterir. Biraz Mahzun Olan Peygamberimizin Bu Durumu Zengi'yi Telaşlandırır. Hemen Medine-İ Münevvere'ye Gelerek, Büyük Bir Davet Verir. Herkesin Bizzat Gelerek Yemek Almasını İster. Kazanın Başında Oturan Nureddin Zengi'nin Rüyasında Gördüğü Üç Kişiyi Göremeyince Sorar:
- "Ey Müslümanlar! Medine'de Bulunup Da Buraya Gelmeyen Var Mı?" Birisi, "Bizim Mahallede Üç Yabancı Vardı. Onları Burada Göremedik." Deyince, Hemen Oraya Varırlar. O Üç Kişi, Peygamberimizin Gösterdiği Üç Kişidir. Baktıklarında Gözlerine İnanamadılar. Kazdıkları Tünelle Peygamberimizin Kabrine Yaklaşmışlardır. Zengi, Hemen Türbenin Etrafını Kazdırarak Muhtelif Metal Madenlerle Sağlamlaştırır.
SURİYE TURLARI| MISIR TURU| ÜRDÜN TURLARI| LÜBNAN GEZİSİ|DUBAİ TURU|HALEP TURU|ŞAM TURLARI|BUSRA TURLARI